10 Temmuz 2007 Salı

Alo...




Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo"
sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı
Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat
eden,A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk
hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın
Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham
Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Loli Oswaldo" diyordu. Bell,
zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu
her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça GrahamBell,
sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi.
Allessandra Loli Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı
telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek
bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla
başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun
başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya
başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o,
telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak
telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O
günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in
anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı
"Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır

27 Haziran 2007 Çarşamba

Minik Fare...



Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta
bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.Bir süre sonra gördüğü
paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak
telaşla bahçeye fırladı.

Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla
başını kaldırdı ve gıdakladı:"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim
değil.Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.


Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu
ve,"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta
çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua
etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"dedi.

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , "Evde bir fare kapanı var,
evde bir fare kapanı var!" dedi.İnek ;Bak fare kardeş, senin için üzgünüm
ama beni ilgilendirmiyor." dedi.

Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı
ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu.
Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses
duyuldu.Geceninsessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından
geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa
koştu.Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark
edememişti.


Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını
ısırdı.Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor,zehiri temizledi
sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının
ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde
kıvranıp duruyordu.

Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de
bıçağını alıp bahçeye koştu.Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz
kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.
Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.Çiftçinin karısı gittikçe
kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi.Birkaç gün sonra çiftçinin
karısı iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi
ineği mezbahaya yolladı.

Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.

Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya
ise tehlike bir gün hepimiz içindir unutmayalım*

20 Haziran 2007 Çarşamba

15 Haziran 2007 Cuma

Hayatının Anlamı...



"Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı...
Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş..
Ama aldığı cevaplarda ona yetmemiş.Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş..
Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..

Köy,kasaba,ülke dolaşmış bu arada zamanda durmuyor
tabiki ... Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona
-Şu karşı ki dağları görüyormusun,orada yaşlı bir bilge yaşar!
istersen ona git, belki o sana aradığın cevabı verebilir. " demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam..
Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye Hayatın anlamının ne olduğunu sormuş
...
Bilge sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen
gerekiyor demiş ...

Adam kabul etmiş..
Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içinede
silme bir şekilde zeytinyağ doldurmuş.

Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ...
Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağ eksilmesin, eğer bir damla eksilirse
kaybedersin...
Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş.Bilge
bakmış, evet ,demiş kaşıkta yağ eksilmemiş,peki bahçe nasıldı?
Adam şaşkın...Ama demiş, ben kaşıktan başka bir yere
bakmadım ki...

Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde
olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge...
Adam tekrar bahçeye çıkmış.Gördüğü güzellikler büyülemiş ,muhteşem
bir bahçedeymiş çünkü ...

Geri geldiğinde bilge, adama bahçe nasıldı diye sormuş ...
Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış..
Bilge gülümsemiş ,ama kaşıkta hiç yağ kalmamış demiş ve eklemiş :

"Hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün
hayatın akıp gider sen farkına varmazsın.. Ya da görebileceğin tüm
güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam
kazanır ...

"Hayatının anlamı senin bakışlarında gizlidir"...

9 Haziran 2007 Cumartesi

Öğrendiklerim...


YAŞ 5*
Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu
öğrendim.

*YAŞ 7*
Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.

*YAŞ 12*
Herşeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak
olduğunu öğrendim.

*YAŞ 13*
Annemle babamın elele tutuşmalarının beni daima mutlu ettiğini öğrendim.

*YAŞ 15*
Bazen hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla işittiğini öğrendim.

*YAŞ 18*
İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ısdırap ve aşktan ibaret olduğunu
öğrendim.

*YAŞ 24*
Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.

*YAŞ 33*
Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu
öğrendim.

*YAŞ 36*
Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil, benim kendi
hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.

*YAŞ 38*
Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından
anlayabileceğimi öğrendim.

*YAŞ 41*
Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini
öğrendim.

*YAŞ 44*
Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim.

*YAŞ 46*
Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi
öğrendim.

*YAŞ 49*
Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin
yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.

*YAŞ 50*
Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olduğunu öğrendim.

*YAŞ 53*
İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.

*YAŞ 55*
Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini
öğrendim.

*YAŞ 64*
Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına
veremeyeceğimi öğrendim.

*YAŞ 70*
İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.

*YAŞ 82*
Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına başağrısı olmamam gerektiğini
öğrendim.

*YAŞ 90*
Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu
öğrendim.

*YAŞ 95*
Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.

8 Haziran 2007 Cuma

6 Haziran 2007 Çarşamba

Dolmuş...




Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.

Yanına sokularak:
- Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var?

Sıcak bir tebessümle:
- Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
- Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.

Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.
- Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.

Saatime baktıktan sonra:
- 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.

İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:
- İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?

Ön koltukta oturanı:
- Hak istiyorsan Hakkâri?ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.

Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.

Sakinleşmeye çalışarak:
- Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor.

Bu defa şoför lâfa karışıp:
- Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.

Şoför:
- Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
- Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.

Heyecanla:
- Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?
- Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.

Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
- Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla...